Manchester United etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Manchester United etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Avrupa'nın Önde Gelen Liglerindeki Şampiyonluk Mücadeleleri

22 Nisan 2013 Pazartesi

Avrupa'nın birçok liginde sezon sonu yaklaştıkça şampiyonlar da yavaş yavaş belli olmaya başlıyor. Biz de sizin için kısa kısa bilgilerle bu liglerin şampiyonluktaki son durumlarını aktarmak istedik. İşte o ligler ve şampiyonluk yolunda avantajlı takımlar.


İNGİLTERE

Premier lig'de sezonun bitmesine 5 hafta kala lider Manchester United'ın şampiyonluk yolunda büyük avantajı bulunuyor.

United, en yakın rakibi Manchester City'nin 13 puan önünde ve kalan 5 maçta toplam 3 puan alırsa şampiyonluğa ulaşacak.



İTALYA

İtalya Serie A'da da benzer bir durum var. Ligin bitmesine 5 hafta kala lider Juventus en yakın rakibi olan Napoli'nin 11 puan önünde.

Juventus'a şampiyonluk yolundaki kalan 5 maçta 4 puan yetiyor.


İSPANYA

La Liga'da ise ligin bitmesine 6 hafta kala Barcelona'nın ezeli rakibi Real Madrid'e karşı 13 puanlık üstünlüğü bulunuyor.

Şampiyonluk için lider Barcelona'ya 6 maçta 6 puan yetecek.


TÜRKİYE

Ülkemizde ligin bitmesine 4 hafta kala liderlik koltuğunda Galatasaray oturuyor. Galatasaray'ın en yakın takipçisi ise ezeli rakibi Fenerbahçe.

En yakın rakibinin 7 puan önünde olan Galatasaray'a kalan 4 maçta 6 puan yetecek.


FRANSA

Fransa'da 33. hafta sonunda PSG'nin büyük bir üstünlüğü bulunuyor. Lider PSG'nin 9 puan gerisinde ise Marsilya var.

PSG'ye kalan 5 hafta sonunda 6 puan yetiyor.


HOLLANDA

Hollanda'da ise lider Ajax. Lideri 4 puan gerisinden PSV Eindhoven ve Feyenoord takip ediyor.

Ajax'a kalan 3 maçta 6 puan yetecek.


PORTEKİZ

Portekiz'de 26. hafta sonunda 70 puanlı Benfica'nın liderliği bulunuyor. Liderin en yakın takipçisi ezeli rakibi olan Porto'nun ise 66 puanı var.

Benfica'ya şampiyonluk için kalan 4 maçtan 9 dokuz puan yetiyor.


DANİMARKA

Danimarka'da Kopenhag'ın en yakın rakibi olan Nordsjaelland'a karşı 10 puanlık bir üstünlüğü bulunuyor.

Lider Kopenhag'a şampiyonluk yolundaki 5 maçtan çıkarılacak 6 puan yetiyor.


ŞAMPİYONU BELLİ OLAN LİGLER

ALMANYA

Almanya'da ligin bitimine 4 hafta var, fakat şampiyon şimdiden belli. İki sezondur şampiyonluk yaşayamayan Bayern Münih bu sezon işi şansa bırakmadı ve şampiyonluğu şimdiden garantiledi. İkinci sırada ise son iki sezonun şampiyonu Borussia Dortmund var.


YUNANİSTAN

Yunanistan'da geçen senenin şampiyonu Olimpiakos bu sezon da şampiyonluğunu ilan etti. İkinci sırada ise PAOK var.


İSKOÇYA

İskoçya Premier Ligi'nde ise en yakın rakibinin 15 puan önünde olan Celtic şampiyonluğa uzandı. İkinci sırada ise Motherwell var.


HIRVATİSTAN

Hırvatistan'da ise en yakın rakibi Lokomotiva Zagreb'e 15 puan fark atan Dinamo Zagreb şampiyon oldu.


UKRAYNA

Ukrayna'da Lucescu'nun Shaktar Donetsk'i şampiyonluğa uzandı. İkinci sırada ise Metalist Kharkiv bulunuyor.

Eric Cantona - The King

21 Nisan 2013 Pazar



İngilizler kaç tane Fransız'ı bu kadar sevmiş olabilirler? Kaç tane Fransız için tribünde hep bir ağızdan besteler söylemişlerdir? Hiç şüphesiz ki oyunculuk kalitesinden, karizmasına kadar her şeyiyle çok sevilen Cantona, İngiltere'deki lakabıyla ''The King'', yukarıda saydıklarımızı yaşamış sayılı Fransızlardan biri. Oyunculuğunun yanında kalkık yakalarıyla ekol haline geldi ve bir nesil halı sahada forma yakaları kalkık oynadı.


Eric 24 Mayıs 1966'da Marsilya'da dünyaya geldi. Küçüklüğünden beri sanata ilgiliydi. Başlıca ilgi alanları ise resim ve heykeltraşlıktı. Futbolculuk kariyerine 1983'te Aj Auxerre'de başladı. 13 maçta 2 gol atabildi ve maalesef kendini gösteremedi. 85-86 yıllarında Martigues forması giymeye başladı. Fakat burada da iyi bir performans sergileyemedi. Hatta tek maçta bile forma giyemedi ve eski takımı Auxerre'nin yolunu tuttu. 86-88 yılları boyunca burada forma giydi ve 68 maç oynayıp 21 gol kaydetti. İşte tam da bu dönemde Fransa'da yavaş yavaş Cantona'nın sesleri duyulmaya başlamıştı.

88 sezonunun sonunda 2 Milyon Frank'a Marsilya'ya satıldı. Agresif kişiliğini burada sergilemeye başladı. Torpedo ile oynanan dostluk maçında oyundan alınmasına sinirlenen Eric çıkarken formasını yırtar ve tribünlere atar. Daha sonra Bordeaux'ya kiralanmıştır. Bordeaux'da 11 maçta forma giyip 6 kez fileleri havalandırdı.

Evet Eric'in Fransa turu devam ediyordu. 1989 yılında Montpellier'de forma giymeye başlayan Eric burada 33 maçta forma şansı bulup 10 gol kaydetmiştir. Ve Montpellier ile Fransa Kupasını kazanmıştır. Fakat agresif kişiliği burada da kendisini gösterdi. Takım arkadaşı ile soyunma odasında kavga etti. Saldırgan tavırlarından ötürü takımdan gönderilmesi kararlaştırıldı.
1 Milyon karşılığında Nimes'e satıldı ve Nimes'te takım kaptanlığına yükseldi. Eric'in ilk kaptanlık deneyimiydi bu.

YİNE ERİC YİNE GERGİNLİK

Nimes'de forma giyerken hakeme top fırlattı ve disiplin kurulu tarafından 1 ay ceza aldı. Fakat Eric yine uslu durmadı ve kendisine ceza veren kurumdaki üyelere ''Salak,beyinsiz'' dedi. Bu açıklamaları üzerine cezası 1 aydan 2 aya çıkartıldı.
Tüm bu yaşanan olaylar Eric'in geçmiş olaylarıyla da birleşince üzerinde bir halk baskısı oluşmaya başladı. Fransa'da halkın bazı kesimleri futbolu bırakması gerektiğini düşünürken bazı kesimler ise ona destek oldu. 91 yılında kontratı feshedildi.



66 WAS A GREAT YEAR FOR ENGLİSH FOOTBALL. ERİC WAS BORN

1992'de İngiltere'ye gitti. Sheffield Wednesday'in teklifini reddederek Leeds United'a transfer oldu. Leeds United ile Lig 1 şampiyonluğu yaşadı ve bu şampiyonlukta büyük pay sahibi oldu.
Ülkesinde sevilmeyen, futbolu bırakması istenen Eric Cantona'ya burada şarkılar yazıldı. ''Ooh Aah Eric Cantona'' bestesi tribünlerde sıkça duyulur oldu. Elland Road'da adeta simge oldu Eric. Leeds United'da 28 maça çıktı. 1992-1993 sezonu tamamlanmadan Leeds United'dan ayrıldı. Leeds o sezon ligi 17. sırada tamamladı.



ERİC THE KİNG

''Onları ilk gördüğümde bu çocuklar Manchester'lı. Bana dokunduklarında, benimle konuştuklarında onları mutlu etmek ve bugüne kadar gördükleri tüm futbolculardan farklı olduğumu göstermek istedim.''


İngiliz devi Manchester United'ın yolunu tutan Eric burada ''The King'' lakabını alacaktı. United onunla birlikte tam 26 yıl sonra Premier Lig şampiyonu olacaktı. Bunu; 1993, 1994, 1996, 1997 yıllarındaki şampiyonluklar takip etti. 1994 yılında PFA tarafından yılın oyuncusu seçildi. 

1996-1997 sezonunda takımın kaptanı Steve Bruce sakatlandı. Ve Eric Cantona artık takımın yeni kaptanıydı.

Olaylar burada da yakasını bırakmadı elbette. Leeds United maçında taraftarlarla tartıştı ve para cezası aldı. Galatasaray maçında hakemi şike yapmakla suçladı. Türk polisi ile tartışıp 4 maç ceza aldı. Eşiyle kendisini görüntüleyen TNT muhabirini tartakladı.

KUNG-FU KİCK



Ve asıl olaya geldi sıra. Eric belki de bugüne kadar saha içerisinde karıştığı olaylar arasında en büyük hatayı burada yaptı. Crystal Palace maçında oyun alanından çıkarken tribünden Matthew Simmons isimli Crystal Palace taraftarı Eric'e bir şeyler söyledi. Söylediği şey her ne ise Eric'i çok kızdırdı. Eric görevlileri aşarak taraftara uçan tekme attı. Bu hareket İngiltere'de ''Kung-fu kick'' olarak isimlendirildi.  Eric'e göre Simmons ona ''Ülkene dön pis Fransız!'' demişti.

Bu olaydan dolayı 2 hafta hapis cezası aldı. Bu ceza 120 saatlik kamu hizmetine dönüştürüldü. Sahalardan ise 9 ay men edildi.
Kendisine yöneltilen ''Futbol hayatın boyunca yaşadığın en iyi an nedir?'' sorusuna ''En iyi anı mı? Çok güzel anılarım var ama Crystal Palace maçındaki o holigana attığım tekmeyi tercih ediyorum.'' cevabını vermesi onun bu hareketinden hiç de pişmanlık duymadığını gösteriyordu.

VEDA VAKTİ

18 Mayıs 1997 Eric Cantona futbolu bıraktığını açıkladı. Bu durum İngiltere'de, özellikle Manchester United taraftarında şok etkisi yarattı.  Eric futbolu 31 yaşında bıraktı. 
Futbolu bıraktıktan sonra sanatla ilgilenmeye başladı. Filmografisine bakacak olursak;

1995- Le Bonheur Est Dans Le Pre
1995- Eleven Men Againist Eleven
1998- Elizabeth
1998- Mookie
1999- Les Enfants du Marais
2001- La Grande Viel
2003- L'outremangeur
2005- La Vie Est a Nous
2005- Une Belle Histoire 
2009- Looking For Eric

2006 yılında Joga Bonito organizasyonunun sözcülüğünü yaptı. Ve Nike reklamlarında oynadı.

2001 yılında Manchester United taraftarının oyuyla yüzyılın futbolcusu seçilmiştir. Görünen o ki Machester United taraftarı onu hiç unutmadı. Eric de onları unutmamış olacak ki: '' Öldükten sonra bedenimi yakın, küllerimi Old Trafford'a serpin.'' , ''Bu gün hala taraftarın adımı bağırıyor olması beni çok gururlandırıyor. Ama bir gün susarlarsa diye korkuyorum. Çünkü seviyorum.  İnsan sevdiklerini kaybetmekten korkar.'' sözlerini söylüyor.

ERİC ETKİSİ

Eric sahadaki futboluyla, karakteriyle İngilizleri o kadar etkilemiş olacak ki, George Best onun hakkında: '' Onunla aynı takımda olmak için içkiyi bile bırakırdım.'' demiştir. 

Eric'ten sonra United'ın 7 numaralı formasını giyen David Beckham ise bu olayın kendisi için nasıl önemli olduğunu şöyle anlatıyor: ''10 numaralı formanın bir tarihi vardır. ama tedd sheringham bize transfer olduğu zaman, ben malta'da tatildeyken patronun bana telefon açıp formayı teddy'e vereceğini söylediğini hatırlıyorum. Açıklama yok, başka bir seçenek yok, tartışma yok. O zamanlar gary neville'e şöyle demiştim: "Bunu niye yaptı? Bunun için niye bana telefon etti? Tatilimi mahvetmek mi istedi?" Yıkılmıştım. Neyi yanlış yaptığımı bulmaya çalışıyordum. Sonra, sezon öncesi kampı için bir araya geldiğimizde bana 7  numaralı formayı ayırdığını gördüm. Patron bana Eric Cantona'nın formasını vermişti. O şerefin bende yarattığı şokla olduğum yerde donakalmıştım."

Eric Cantona hem Manchester United taraftarının kalbine hem de dünya futboluna adını altın harflerle yazdırmayı başardı. Yazımızı Cantona'nın en güzel gollerden biriyle ve onun efsane gol sevinciyle noktalayalım.

Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle...



Hayatın Futbolu - Gürkan Kubilay Röportajı

18 Nisan 2013 Perşembe

Hızımızı aldık ya bir kere, aşk olsun tutabilene. Hayatın Futbolu ekibi olarak harika bir röportajla, futbol dolu bir röportajla karşınızdayız. Söz konusu futbol olunca bizim için akan sular duruyor. Gürkan Kubilay için de öyle olmuş olacak ki o kadar yoğunluğunun arasında bizleri kabul etti. Kadıköy'deki muayenehanesinde ağırladı bizleri. İçeri girdigimizde kalabalık bir ekiple karşılaştık. Kısa bir süre bekledikten sonra Kubilay'ın odasına girdik. Futbol sohbetinden röportajı bile unutmuştuk. Vaktimiz kısıtlı olduğundan hemen röportaja gectik.


Futbolun endüstriyelleşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Önümüzde PSG ve Manchester City örnekleri var, astronomik ücretlerle edilen transferler, bu zararlı bir şey mi futbol adına?

Paranın önemi yok bu dünyada, ama miktarının önemi var. Ordan 200-300 milyar dolarlık, yani Türkiye'nin gayri safi milli hasılası kadar bir para varsa, bunun endüstriyelleşmemesi mümkün değil. Dolayısıyla futbolun buraya geleceği çok belliydi. Biz eskiden sahalarımızın kötülüğünden şikayet ederdik, ama maçlara bedava girmeye çalışırdık. O maçlara bedava girdikçe senin futbol takımının da kaliteli olma şansı yok. Bugün Fenerbahçe Uefa'da yarı finale gelmişse, Galatasaray, Real Madrid karşısında her ne kadar ihtiyacı yok dense de galibiyet alabilmişse bütün bunlar alt yapıya verdiğimiz önemler dışardan futbolcu transfer etme konusundaki parasal gücümüzden kaynaklanan bir şey. Dolayısıyla endüstri tabii ki de futbolun içerisine girecek. Az önce dediğim gibi para attıkça bu iş de çoğalacak. Ama işte amatörlüğü gidiyor, işin heyecanı kaçıyor diyenlere de, takımın 6 tane gol yerken amatörlük güzel miydi yani? Hem 6 tane yediğin takımla kafa kafaya oynamak istiyorsun, hem de diyorsun ki yok hiç bu işin içine para pul girmesin. Maalesef kapitalist sistemin, kapitalist düzenin bir parçası futbol, kapitalizm nereden geliyor,kapitalden geliyor, paradan geliyor. Dolayısıyla çok sürpriz değil ve olması gereken bir yerde.

Ama Avrupa liglerine baktığımızda Manchester United örneği Münih örneği takımlar ligte şampiyonluklarını neredeyse garantilediler, alt sıralar çok koptular. Endüstriyelleşme bir yerde rekabeti de yok etmedi mi?

Elbette, ama bir şeyi konuşmamız lazım. Yani sen ve ben çıkacağız, diyeceğiz ki biz amatörce oynayacağız. Fenerbahçeliler, biz fena oynamıyoruz biz de gelelim buraya amatör bir ruhla gideceğiz, oynayacağız, ama hiçbir şeye varmayacağız. Ya da işin içerisindeki ekonomik boyutları büyüterek başkalarıyla yarışabilir hale geleceğiz. Dolayısıyla futbolun içerisindeki güzellikleri arttırmak anlamında, kaliteyi arttırmak anlamında bu önemli.

Altla üst arasındaki diferans arttı diyorsun, zaten bana İngiltere'den kaç tane takım sayabiliyordun. İspanya'dan Barcelona ve Atletico Madrid dışında sayabiliyor muydun ki endüstriyelleştikçe sayabilesin? Aslında zaten bu iş devam ediyordu, sadece diferans biraz daha açıldı. Yani paranın olduğu her yerde güç vardır, gücün olduğu her yerde para vardır. O yüzden de biz evet bu işin amatörlüğünü kaybettik ama bu işin doğasında bu (para) var. Bana sorsaydınız bu nasıl olsaydı diye, ben elbette ki kötü kramponlarımda, uyduruk tişörtüme uymayan şortumla deli gibi koşturduğum dönemler derdim. Ama para o kadar büyük ki 300 milyar doların olduğu bir yerde hiçbirimizin romantik, duygusal ve sırf amatör şeyler duyması mümkün değil.


"BİRİNE BEDDUA ETMEK İSTİYORSAN 'ALLAH SENİ YÖNETİCİ YAPSIN' DE"

Taraftarın futboldaki önemi nedir sizce?

Futbolun içerisindeki en önemli şey ve en dürüst öğedir. İki numaraya da futbolcuları koyarım. En tehlikelisi de yöneticiler. Sen birine beddua etmek istiyorsan "Allah seni yönetici yapsın" de, o adamın artık ne ağzı burnu düzelir, ne de kendi düzelir. Dolayısıyla taraftar futbolda çok önemli bir yere sahip. Parasal açıdan da önemli, hatta paranın en büyük kaynağı da taraftar. Yani sadece gelipte bilet alarak değil. Ne kadar çok taraftarın varsa senin o kadar çok gücün artıyor. Gücün arttıkça Uefa'nın ya da Lig Tv'nin sana verdiği para da artıyor. Bu kadar basit.

Gençlerbirliği'yle Uefa Kupası'nda çeyrek final, ya da dördüncü tura gittik, o zaman Ersun Yanal vardı takımın başında. Gençlerbirliği olarak Blackburn'ü eledik, geldik. Ortalık birbirine girer herhalde dedik ya Blackburn'u elemişiz yani. Bir geldik Ankara'ya, hava alanına girdik, kimse yok. Biraz daha gittik, dedik herhalde yolda karşılayacaklar. Yolda bir tane yanımızdan polis geçti el salladı, o kadar. Dolayısıyla taraftar oldukça güç artıyor. O yüzden taraftar futbolun en önemli öğesi, en sadık öğesi. Niye sadık diyorum, çünkü x isimli bir oyuncu bugün sende, yarın başka bir takıma gidebiliyor. Ama sen Fenerbahçe'den Galatasaray'a transfer olan kaç tane taraftar gördün? Ya da Galatasaray'dan Beşiktaş'a, ya da Beşiktaş'tan Fenerbahçe'ye? Dolayısıyla taraftar bu işin aslında gerçek anlamda çamuru, gerçek anlamda tutkalı. Taraftar futbolda benim için çok çok önemli.


Fenerbahçe - Manisaspor maçı örneği var elimizde. 48bin bayan taraftar Saraçoğlu'nu doldurdu. Sizce bu Türk futbolunda neleri değiştirdi?

Bir şeyi değiştirmedi. Sadece o maç için söylemiyorum, başka bayan maçlarında bayanların ağza alınmayacak küfürlerini gördükçe bir şey değişmemiştir. Küfür ediyorlar ya. Benim rahatsızlığım devam etti. Tabii bayanların bu anlamda şiddeti kullanması, tabii ki erkeklerin çok çok altında ama karşımızdakine tahammül anlamında, biz çok tahammüllü bir toplum değiliz. Erkek olarak bu konuda daha çok radikal, sert ve şiddete dayalı yöntemler kullanıyoruz. Ama kadınlar da sözel şiddet kullanıyorlar. Ben bir maç hatırlıyorum ismini söylemeyeyim, bir kadın taraftarı aşağıya attılar ya. Kadınlar kadın taraftarı aşağıya attılar yani. Erkeklerde bile görmediğim bir şey.


"FUTBOL ERKEKLER İÇİN TESTOSTERONLARINI TATMİN ETME OYUNU"

Futbol erkekler için testosteronlarını tatmin etme oyunu. Erkekliğimizi bunun üzerinden kanıtlıyoruz biz. Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Galatasaray takımlarının biri maç kaybettiğinde, ben eminim ertesi gün o takım taraftarlarının seks yapma oranları %80 düşüyordur. Takımın gücü senin erkeklik gücüne falan bağlı. Düşünebiliyor musunuz bu kadar garip bir şekilde bakıyoruz futbola? Kadınlar da belki duygusal anlamdaki güçlülüğünü ya da güçsüzlüğünü buna bağlıyorlar, onu gördüm ben. Kadın taraftarlarımızın futbol maçlarına gelmesi, maalesef hayal ettiğim kadar bir şeyi değiştirmediğini düşünüyorum. Çünkü sahaya girdikleri anda saha içerisinde erkeklerin üzerine giydiklerini holigan tişörtlerinin daha alt seviyede onlar da giymeye başlıyorlar. Bu da neden, çünkü karşımızdakine tahammül etme gücü çok fazla olan bir toplum değiliz. Bu iş keyif işi.

Bir arkadaşımla şöyle bir olay geçti aramızda, daha tıp fakültesindeyiz. Benim takımım, onun takımı karşısında mağlup. İsimlerini boşverelim. Sonra benim takımım beraberliği sağladı. Sonraki gün gelmiş bana diyor ki, "beraberliği sağlayınca senin takım, kendimi atacaktım aşağıya. Ertesi gün gelipte ne söyleyeceğim sana diye. Sen beni burada rezil edersin diye. Sonra düşündüm ki, Gürkan'ın takımı mağlup duruma düştüğünde o zaten kendini aşağıya atmıştır, bana ne söyleyecek diye." Bizim bütün esprilerimiz bunun üzerineydi. Sonra bir ara bıçaklı falan dönemler başladı. Bir ara silah girdi bu işin içerisine. Ben bu işten zevk alıyorum sadece, ben sana takılmaktan hoşlanıyorum. Fenerbahçeli Galatasaray'ın maçında rakibi tutuyor, Galatasaray Fenerbahçe'nin maçında rakibi tutuyor. Hiç aklımın almadığı işlerdir bunlar. Bunu yapmaya başladığımız anda bana kimse dostluktan, sevgiden, saygıdan bahsetmesin.


Ertuğrul Sağlam'la birlikte Bursaspor şampiyonluk yaşadı. Sizce taraftarın rolü ne bu başarıda?

Taraftarın rolü çok büyüktü. Bursa taraftarı belki bazen çizgi aşıyor şiddette. Ama o takıma çok sahip çıkan taraftardır. Eskişehir'de de aynı potansiyel var. Mesela Gaziantep'te hiçbir zaman böyle bir şey olmaz. Ben Gaziantep'e ne zaman gitsem, en iddialı kupa maçı, lig maçında bile stadın yarısı boş. Ama Bursa öyle değil, Eskişehir öyle değil. İzmir takımları da müthiştir bu konuda. Göztepe, Karşıyaka hala öyledir. 1980 miydi 81 miydi, bir Göztepe-Karşıyaka maçı seyrettim. 71bin kişi vardı tribünde. 80bin diyenler de vardı. Trabzon'da bunun çok güzel bir örneğidir. Ben Eskişehir'den çok umutluyum. Ersun Yanal hakikaten bu işleri iyi yapan bir adamdır. Biraz sürekliliği yoktur. Ama Ersun Yanal ve Eskişehir birlikteliği de Bursa'nın örneğini getirebilir.


Bursaspor'un örneğinin zıttına Bülent Uygun dönemindeki Sivasspor örneğini verebilir miyiz? Yani taraftarın çok desteğini hissedemediler sanki.

Katılmıyorum. Sivasspor da Atatürk Olimpiyat Stadı'nda 15-20bin kişiye oynadı, unutmayalım. Ama futbol multifaktöriyel bir şey. Diyorsunuz ki müthiş defans hattım var. Çok iyi de bir orta saham var. Forvetim de çok iyi. Eee takımım niye top oynamıyor? İsim olarak iyi ama bu adamlar bir arada oynayabilirler mi, bu bir. İkincisi teknik adam onları iyi yönetebilir mi? Aşçı bile çok önemli takımda. Dolayısıyla takım oyununda her bir öğenin önemi var. O yüzden de takımın içerisindeki öğeler işlerini iyi yapamazlarsa Bülent Uygun, Sivas vs. diye değerlendirmemiz mümkün değil.

Gençlerbirliği'nin o dönemdeki en iyi tarafı neydi? Diyetisyenimiz vardı, başkanımız futbolu en iyi bilen başkanlardan biriydi. Ersun Yanal vardı, çok iyi bir scout ekibi vardı. Oyuncu kadrosu mükemmeldi, kitap okuyan bir oyuncu kadrosu vardı mesela. Bunlar bir araya geldiği için başarılı oldular. Fatih Terim'in 2000'de şampiyon olan ekibi gibi. O takımın içerisinde bugün selamlaşmayan oyuncular bile var, ama teknik açıdan çok iyi bir birlikteliği olan bir takımdı. Dolayısıyla tek bir faktöre bakarak "niye bunlar bundan dolayı başarılı olamadı" deme şansımız yok. Futbol çok faktöriyel bir oyun ve her bir öğenin kendi görevini çok iyi yapması lazım.


"TEMEL DEĞERLERİMİZİ KAYBEDİYORUZ"

Ülkemizde fanatizm çok fazla. Her takımın taraftarı kendi takımına çok fazla bağlı bunu maçlarda da görüyoruz, ama Milli Takım'ın maçları olduğunda tribünlerde aynı hareketi göremiyoruz. Bunun nedeni ne sizce?

Ülkemizin temel değerlerini kaybediyoruz. Yani öyle geliyor bana. Bu da aslında rakibe tahammülle ilgili. Rakibe olan tahammülsüzlük insana olan tahammülsüzlüğe dönüyor. Dolayısıyla bir süre sonra, eskiden değer olarak kabul ettiğin şeyler ortadan kalkıyor. Bu konuda en büyük zararı da dünyanın her yerinde milli takımlar görür. Herif iyi para almaya başlar, biraz poposu kalkar futbolcunun der ki, ben gelmiyorum. 28-30 yaşında ben artık milli takımı bıraktım der. Çünkü kulüp takımı para kazandırır, milli takım para kazandırmaz. Böyledir bu işler, ya da daha az para kazandırır öyle diyeyim. Fifa böyle durumlardan kurtulmak için, milli takım düzeyindeki maçlara daha fazla para aktarmaya ve federasyonlardan oyunculara daha çok vermelerini istemeye başladı. Öbür türlü gelmiyor adam yani. Düşünsene Messi şimdi 10 milyon euro alırken Barcelona'da, deli mi herif gitsin Arjantin maçına? Orda sakatlansın sonra bilmem kaç hafta oynamasın. Böyle gördükleri için kaçıyorlar.

Türkiye'de milli takım başarısı işin içine giriyor. Başarı varsa herkes gelir. Ama başarı yoksa gelmiyor. Kulüp takımlarının daha sık oynası da önemli. Milli takımın bir sonraki maçı ne zaman haberiniz var mı, yok. Ama sor herhangi bir Galatasaraylıya, adam pazartesi kiminle oynayacak, öbür cumartesi kiminle oynayacak hepsini sayar. Yani sürekli devam eden şeylerin daha çok peşinde oluyoruz. Bir de bizim insana olan yatırımımız azaldı. Biz birbirimizi sevmiyoruz, eğer menfaatimiz varsa işimize geliyor. Böyle bir toplumumuz var, seninle iyi iş yapmayan, iyi ilişkileri olmayan, senin yolunda yürümeyen kişi mutlaka kötü adam oluyor. Bu biraz insan kalitemizin olaylara artık böyle bakmasından kaynaklanıyor.

Arda gol attığında Atletico Madrid'te olmasına rağmen onu hala Galatasaraylı kabul edip sevinmeyen Fenerliyi, ya da Hasan Ali orta yapıpta asist yaptığında "ne yaptı canım, onun ortası ne, bak Burak vurdu kafayı" diyen Galatasaraylıyı falan görüyoruz. Dolayısıyla bunların hepsi kısa vadeli sıklıkla gerçekleşen olayları seven toplumdan oluşuyor. Ve biz bir an önce sonuç almak isteyen bir toplumuz. Başarılı bir sonuç alamazsak, küsüyoruz, dönüyoruz. Oyuncağından çabuk vazgeçen çocuklar gibiyiz. Böyle bir yapımız var bizim, ama bunların hepsi yatırım işleri. Bugünden yarına olacak bir şey değil. Futbolcu annesi daha 15 yaşında oğlunun a takıma çıkmasını istiyor. Yok böyle bir şey. Bunlar yatırımla olacak şeyler. Biz sabırsız, bir an önce sonuca gitmeye çalışan, sonuca gitmeyince de vazgeçen bir toplumuz.

Şampiyonlar Ligi Yarı Final Değerlendirmesi

17 Nisan 2013 Çarşamba


Avrupa'nın kulüpler bazında en büyük kupası olan Şampiyonlar Ligi'nin yarı final eşleşmeleri bildiğiniz gibi geçen hafta belli olmuştu. Hayatın Futbolu ekibi olarak bu eşleşmeler hakkında birkaç değerlendirme yapmak istedik. Buyrun o kuralar ve değerlendirmeleri:


Bayern Münih - Barcelona

Şampiyonlar Ligi'nin bu sezonki en önemli maçlarından biri olan Bayern Münih - Barcelona eşleşmesinin ilk ayağı Almanya'da oynanacak.

İlk maça ev sahipliği yapacak Bayern, eşleşmede de bir adım önde gösteriliyor. Bu düşüncenin sebebi ise Bayern Münih'in bu sezonki muhteşem futbolu. Bundes Liga'da şampiyonluğunu haftalar öncesinden garantileyen Bayern Münih'in şimdiki hedefi ise 2012 ve 2010 yıllarında finalde kaybettiği Şampiyonlar Ligi kupası.


Sezon başından beri takım olarak muhteşem bir performans ortaya koyan Münih, ligin ikinci yarısından Arsenal maçına kadar geçen sürede kalesinde gol görmemişti. Tabii ki burada konuşulacak olan sadece savunma hattı değil, bu bir takım oyunu. Az gol yedikleri gibi, Almanya'da son haftalarda rekor sayılacak kadar fazla gol atıyorlar. Sonuç olarak şu an Bayern Münih eşleşmeye çok uygun bir durumda ve sadece Şampiyonlar Ligi'ni düşünüyor.

Eşleşmenin Katalonya kanadında ise durum çok da farklı değil. Barcelona takımı da ligte en yakın rakibine 13 puan fark atmış durumda. Şampiyonluğu henüz garantilememiş olsa da durumları Bayern Münih kadar rahat.

Takım performansı ise bildiğimize yakın durumda. "Yakın durumda" dememin sebebi ise bazı maçlarda seyircinin beklediği performansı sahada görememesi. Kral Kupası haricinde iki kulvarda yoluna devam ediyor. Ancak son Real Madrid maçlarındaki yenilgi ve beraberlikler, çeyrek finaldeki rakibi olan PSG karşısında zor geçilen bir tur ve Milan'ı elerken yaşanılan sıkıntılar taraftarların aklında az da olsa soru işareti bırakıyor. Tabii ki bu birkaç maç, takımın bu sezonki oynadığı tüm maçlara genellenemez.

Böyle iki büyük takımın oynayacağı maçlarda hiçbir zaman kesin bir favori olmaz. Ancak ben Bayern Münih'i küçükte olsa bir adım önde görüyorum.


Borussia Dortmund - Real Madrid

Bu sezon Şampiyonlar Ligi D Grubu'nda eşleşen iki ekip bu kez kozlarını finale gidiş bileti için paylaşacak. Bu kurada da ilk maç Almanya'da oynanacak.

Jürgen Klopp'un öğrencileri grup maçlarında 2-2(D) ve 2-1'le Real Madrid'e üstünlük sağlasa da bu kez işleri kolay olmayacak. Yarı final öncesinde önce Shaktar'ı sonra da Malaga'yı eleyen sarı siyahlılar son iki sezonki çıkışına Bundes Liga'da ara vermesine rağmen Şampiyonlar Ligi'nde tarih yazma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Taraftar ve takım olarak Şampiyonlar Ligi için kenetlenmiş olan Borussia Dortmund'un en büyük kozları hızlı pas düzeni ve ileri hattaki oyuncularının bireysel yetenekleri. Son iki sezonda taraftarlara takım oyununun zirvesini gösteren takımın bu zorlu eşleşmeden nasıl çıkacağı merak konusu.

Eşleşmenin Real Madrid kanadındaki durum ise gayet iyi. İspanyol ekip, gruptaki maçlarda Borussia Dortmund'a karşı zorlansa da, grup sonrası aşamalarda umut veren bir futbol vardı. Zira İspanyollar önce Manchester United'ı sonrasında da Galatasaray'ı eleyerek yarı finalin yolunu tuttu.

Ligte umduğunu bulamayan Real Madrid'te, teknik direktör Mourinho gözünü Şampiyonlar Ligi'ne dikmiş durumda.

Gruplardaki maçlarda rakibine üstünlük sağlayamamasına rağmen Real Madrid eşleşmenin bir adım önde olan takımı konumunda. Fakat seyircisiyle bütünleşmiş bir Borussia Dortmund'u hafife almaya gelmeyeceğini de unutmamak gerek.


Sonuçlar ne olur bilinmez ama bilenen tek şey var, o da; futbolseverleri mükemmel maçların beklediğidir.

Futbolda Takım Olmak

24 Temmuz 2012 Salı

Bir futbol maçı 11 e 11, 22 kişi ile oynanıyorsa burada en önemli olan şey şüphesiz takım olabilmektir. Fakat ''takım olma'' söylendiği kadar kolay değildir. Futbol dünyası dev ekonomilerle yola çıkıp takım olmayı başaramadığı için hayal kırıklığı yaratan örneklerle dolu. Takım olabilmek demek saha içinde yardımlaşmak demek değildir. Takım olabilmek için malzemecisinden başkanına, fizyoterapistinden  futbolcusuna kadar her alanda bir bütün olmak esastır. Bu düşüncemizi örneklerle destekleyelim. İşte karşınızda takım olmayı başaranlar ve bu konuda başarısız olanlar.

Öncelikle takım olmayı başaranlardan başlıyoruz:

B.Dortmund: İlk olarak yakın tarihten bir örnek olan Borussia Dortmund’la başlıyoruz. Yönetimi, futbolcusu, taraftarı, teknik ekibiyle son iki sezondur takım olmak deyimini başarılarla futbol sahnesine sunmuştur. Bilindiği üzere takım olmayı başarabilmek takım oyununu futbol felsefesiyle özdeşleştirmiş bir teknik direktörle başarılabilecek bir olaydır. İşte tam da burada devreye Jürgen Klopp girdi. Klopp, takımın başına geçtiği 2008 yılından beri takıma büyük bir ivme kazandırdı. Oyuncular geldi, oyuncular geçti fakat takımın o devamlı yükseğe oynayan çizgisi değişmedi, hatta değişmemekle kalmadı her sene daha da üzerine koydu. 
Öyle bir takım oyunu düşünün ki, bir oyuncunun kaybedildiği yerde diğeri daha iyi bir performansla ortaya çıksın, adeta “şapkadan tavşan çıkarmak” dediğimiz olay. Nuri Şahin sırtlıyordu öncelerde takımı, öyle oynadı ki dünya devi Real Madrid’in ilgisini çekti ve sene sonunda takımdan ayrıldı. Herkes acaba bu sene B.Dortmund ne yapacak derken, devreye altyapının altın çocuğu Mario Götze girdi, o da çok iyi bir performans sergiliyordu fakat sakatlık belası onu da buldu. Tam yine takım performansı düşecek mi soruları gelmişken bu kez takımı sırtlayan uzak doğudan bir gençti, hem de yalnızca 300 bin €’ya takıma transfer olmuş bir genç. Evet Kagawa öyle sırtladı ki takımı, hiçbirini aratmadı. Sezon sonuysa büyük bir bedelle Manchester United’a transfer oldu. Diğer mevkiiler diğer oyuncular elbette unutulmamalı zira bahsettiğimiz konu takım oyunu. Diğer mevkilerde de aynı olay söz konusu, bir oyuncunun yerini yedekten gelen diğer bir oyuncu sırıtmadan doldurabilmesi takım oyununun, takım olmanın büyük şartlarından. Yardımlaşmanın, birlikte hareketin son zamanlardaki en güzel örneklerinden Borussia Dortmund.




Montpellier: Örneğimize yine yakın tarihten devam ediyoruz. Montpellier geçtiğimiz sezon Fransa Lig1’de tarihinin ilk şampiyonluğunu elde etti, tabii ki bunda en önemli güçleri takım oyunlarıydı. Elbette B.Dortmund’ta olduğu gibi öne çıkan oyuncular Montpellier’de de oldu, fakat ikisinin de ortak gücü futbolcuların, teknik ekibin, yönetimin, birbirleriyle uyumu, yani tamamen takım olmak. Geride bıraktıkları takım ise endüstriyel futbola daha yeni merhaba demiş bir takım olan, Paris Saint-Germain. Son haftaya kadar büyük bir çekişme yaşadılar fakat sonunda para değil de takım oyunu kazandı. Montpellier’de takım oyunundan birazda olsa sıyrılarak öne çıkan oyuncular: Belhanda ve yeni sezonda Arsenal forması giyecek Giroud’tu.
  




Manchester United: Son olarak takım oyununda bir zirveden söz edelim dedim. Manchester United geride bıraktığımız sezonda ultra lüks bir takıma karşı durmaya çalıştı, sezonun büyük bir bölümünde de bunu başarmıştı ancak ultra lüks Manchester City, son bir nefesle şampiyonluğu kazandı. Fakat akıllarda karşısındaki böyle geniş ve böyle kaliteli bir kadroya rağmen şampiyonluk şansını en son ana kadar kovalamış bir Manchester United ve onun müthiş takım oyunu kaldı. 



  Takım oyununda başarısız olanlar:

  Paris Saint-Germain: İlk sıraya Fransa Lig1’i geçtiğimiz sezon domine etmesi beklenen Paris Saint-Germain’i koyuyorum. Nedeniyse karşısındaki rakiplerine göre çok ekstra bir kadro kurup, başarıya ulaşamamasıydı. Yalnızca parayla başarının geleceğini sananlar için olumsuz bir örnek oldu PSG ve nitekim takım oyunun karşısında duramadılar.


Trabzonspor: İkinci örneğimiz ülkemizden bir takım olan ve geçtiğimiz sezon yalnızca Burak Yılmaz’a bağlı kalan Trabzonspor. Daha önceki sezonlarda Colman, Umut, Alanzinho, Jaja, Egemen ve birçok isim sayarken geçtiğimiz sezon sadece Burak Yılmaz’ı saymamız tek bir oyuncuya bağlı kalındığının göstergesi durumunda. Geçtiğimiz sezon takım oyunundan bir hayli uzak kalan Trabzonspor’un o eski bilindik Trabzonspor’a dönmesi dileğiyle.


Takım oyununu başarabilen, takım oyununu başaramayan ve tek oyuncuya bağlı kalan bu ve bunlar gibi birçok kulüp mevcuttur. Hayatın Futbolu ailesi olarak bu kez de futbolun en önemli unsuru takım olmaya değindik. Başka yazılarda görüşmek dileğiyle.

Bizimle kalın…

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Hayatın Futbolu - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Inspired by Sportapolis Shape5.com
Proudly powered by Blogger